Komedyen Deniz Göktaş’ın tutuklandığı haberinin sıkıntısı bütün gün göğsümde bir yerlerde zonklayıp durdu. Gün boyu onunla dolaştım.
Derken farkettim ki, ben o acıyı tanıyorum, kısa bir süre önce yaşamışım.
Neydi o, neydi o?
Sonunda buldum:
Büyük umutlarla gittiğimiz Dünya Kupası’ da ilk elenen takım olduğumuzu öğrendiğimde hissettiklerim! Onu da günlerce içimde taşımıştım:
Hani futbolda artık orayı geçmiştik, hani farklı bir kümeye çıkmıştık, hani harika çocuklar kuşağı bizi zirveye kadar götürecekti?
Ne olmuştu? Yoksa, biz futbol oynayamayız, vücut yapımız uygun değil diyenler haklı mıydı? Peki, öyleyse, 2004te niçin ve nasıl dünya üçüncüsü olmuştuk? Ahlakımız gibi, bedenimizde mi bozulmuştu son 20 yılda?
Öte yandan, nasıl oluyordu da. kadınlarının çoğu kısa boylu ve hayatında bir kez bile kısa şort giymemiş olan bu halkın kızları uzun boylu kızların kısa şortlarla oynadıkları voleybol sporunda zirveden zirveye koşuyordu?
Düşünceler, tezler, anti-tezler, kuruntular…
Tam onları aşmaya başlamışken, pat diye Deniz Göktaş’ı içeri almazlar mı! Bir kez daha uyandık ki ne görelim: Yine dağın eteklerindeyiz. Hatta tırmanışa başladığımız yerin gerilerindeyiz!
Anladım ki, son 200 yıldır bizim tarihsel devinimizde böyle bir kalıp var: Büyük umutlar, hevesle başlama, hızla yorulma… Yerinde sayma ve geriye kayma.
Patinajdan fazla bir şey! Yokuşa park edilmiş bir kamyonun el freninin boşalması gibi bir şey…Tam umutlanmışken, tam “futbol bizim vücut yapımıza uygun değil“, ya da “demokrasi bizim kafa yapımıza ters” diyenlere karşın, “galiba bu sefer oluyor” demek üzereyken… Uçurumdan aşağı…
Ağrı’ya Dönüş kitabımda anlattığım o keşiş gibiyiz. Uğraşıyoruz, didiniyoruz, kan ter içinde tırmanıyoruz. Zirveye yaklaşıyoruz, yorgun düşüp uyuyakalıyoruz. Sonra günün ilk ışıklarıyla uyandığımızda bir bakıyoruz ki, dağın eteklerinde, yola çıktığımız noktadayız.
Bir daha, bir daha…
Deniz Göktaş adlı bir komedyen Erdoğan rejiminin hoşuna gitmeyen şeyler söylediği için tutuklanmış. Mizah yazarı Yalçın Kaya da benim lisede olduğum yıllarda Menderes rejimini kızdırdığı için tutuklanıp hapse atılmıştı. Adamdaki cesarete bakın: “Artık kabaklar da kabak tadı verdi!” diye yazmaya cüret etmişti!
Gene o yıllarda, ana muhalefet partisi CHP’yi etkisiz hale getirmek için Meclis’te Tahkikat Komisyonu diye bir ucube kurulmuştu.
Ve aradan neredeyse 70 yıl geçtikten sonra, gene ana muhalefet partisi CHP’ yi etkisiz hale getirmek için mutlak butlan diye acayip bir enstrüman kullanılıyor.
Onca çaba, onca tasa, onca yasa, onca Anayasa, kan ter ve gözyaşı… Bir uyanıyoruz ki yine yüce dağın eteklerindeyiz.
Ne mi yapacağız?
Var mı başka çaresi: Taze bir heyecanla yeniden yola koyulacağız! Çünkü o zirve orada duruyor!
Deniz Göktaş’ın gösterisini, ters kelepçe, ana akım haberlerde servis edildiği gibi, “yakalandığında* değil, teslim olduğunda izledim. İşin tuhaf yanı, gösteriyi daha önce de izlemeyi denemiş, fakat 15. dakikasında sıkılıp bırakmış ve nedense bu ikinci izlediğimde sonuna kadar keyifle izlemiş olmamdı. Eminim ki, benim gibi milyonlar var, hatta aralarında Deniz Göktaş’ı hiç tanımıyor olanlar da var, bu tutuklanma mevzuundan önce. Açıkçası, Deniz, zaten kelle sahnede çıkarak, başına gelecekleri göze almış gibi görünüyor. Hatta bunu, yani olası tutuklanmasını da, gösterisinde, bedavadan aydın olacağım diyerek hicvediyor. Çünkü aydın olmak, canına yandığım memleketimde, hiç değilse, en azından, bir kez mahpus damına düşmüş olmayı gerektiriyor. Daha ironik yanıysa, bu sayede, gerçekten de gösteriyi izleyen ortalama insanın bile aydınlanma ihtimali. Özellikle de, iyi baba başlıklı şakasında Deniz’in. Ahmet Burak Erdoğan nerede ve Sevim Akyürek neden ölmüştü. Teba olmaktan çıkıp, cumhuriyetin onurlu vatandaşları ve dahası dindar olmanın getekliliğine uygun olarak bu yukarıdaki soruların sorulabildiği bir Türkiye tasavvur etmek umut verici. Bu da Deniz’in sayesinde. Deniz kendini ateşe attı hepimiz için, ve dedi ki, Nazım’ın dizeleriyle, “sen yanmazsan, ben yanmazsam biz yanmazsak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” .