İçeriğe geç

“Ben zaten her şeyi biliyorum”

Okula başlayacak olan torunum akıllı telefonu ve tableti sayesinde gerçekten pek çok şey biliyor. Peki, ya bilmedikleri? Onları ona kim öğretecek?

İşte zamanımızın en önemli sorularından biri.

Altı yaşındaki küçük torunum önümüzdeki günlerde ilkokula başlayacak. Meraklı, cin gibi bir çocuk olmasına rağmen okula gitmek istemediğini söylüyor. Nedeni sorulduğunda:

“Ben zaten her şeyi biliyorum!” yanıtını veriyor.

Bunu ciddi olarak, inanarak söylüyor. Çok haksız da sayılmaz aslında. “Her şey” derken neyi kastettiğinize bağlı. Elindeki akıllı telefona ve tablete bilmediklerini sorabiliyor. Daha üç yaşındayken Siri’ye seslenerek oynadığı oyunları değiştirebiliyor, örneğin kuşlarla ilgili bir oyun yerine atlarla ilgili bir oyuna geçebiliyordu. Kalemle yazmasını bilmese de, tuşlara basarak ya da ekrana dokunarak iletişim kurabiliyor. Her şey oracıkta.

11 yaşındaki büyük torunum ise internet üzerinden yabancı dil öğreniyor. Kullandığı uygulamada ses, görüntü, yazı “her şey” var. Öğretmenleri aksansız konuşabiliyor, yaptığı yanlışları düzeltebiliyor.

Bu listeyi böylece uzatabiliriz. Eskiden okuldan öğrendiğimiz pek çok şeyi artık internetten, bilgisayardan, televizyondan, telefondan interaktif olarak öğrenebilmemiz mümkün.

Pandemi dönemi bu listeyi daha da genişletti. “Her şey” okula gitmeden öğrenilebilir hale geldi.

OKULSUZ TOPLUMA DOĞRU

Aslında “hemen hemen her şey” demek daha doğru olur.

Nelerin okulda nelerin başka yerde öğrenileceği konusunu baştan sona yeniden düşünmemiz gerekiyor.

Bu alanda değişim başlayalı epey zaman oldu ama artık iyice kaçınılmazlaştı: Yepyeni bir eğitim anlayışına ve örgütlenmesine ihtiyaç var!

İletişim filozofu Marshall McLuhan 1967 yılında yazdığı bir yazıda, televizyon çağında çocukların okula gittikleri zaman eğitimlerine ara verdiklerini öne sürmüştü. 1971 yılında düşünür Ivan Illich “Deschooling Society” (Toplumu Okulsuzlaştırmak) adlı kitabında yeni iletişim teknolojileri nedeniyle “öğrenenler”le “öğretenler”in yeniden tanımlanması gerektiğini savunmuştu.

“Bilen”, okulda olmasa da, öğrenmek isteyene öğretebilmeliydi. Yeni iletişim ağları bunu mümkün kılıyordu. İnsanlar oradan buluşabilir, birbirlerine öğretebilirlerdi.

Dijital teknolojisinin yaygınlaşması sonucu şimdi bu süreçlerin çok daha ileri aşamalarındayız. İnsanlar günde 24 saat süreyle hem dijital veri üretiyor, hem de tüketiyorlar. Bu ikincisi, tüketim, veri-enformasyon-bilgi haline alındığından eğitim kategorisine giriyor.

Evet, onlar sayesinde “her şey”i biliyor ya da bildiğimizi sanıyoruz.

Ve çelişkin olarak, o her şey dışındaki bilgilerin nasıl alınacağı sorusu daha da önem kazanıyor.

Artık “okullar” tarafından asıl öğretilmesi gerekenler onlar! Örneğin neler?

ASIL ÖĞRENMEMİZ GEREKENLER

Bence bunların başında retorik geliyor. Hitabet, yani kendini iyi ifade etme becerisi bunların birincisi; ben iletişim etiğini de bu başlık altında görüyorum.

Madem ki artık herkes iletişimci: madem ki isterse gazeteci ya da hatip olabiliyor, o halde tüm iyi iletişimciler gibi ne zaman, nasıl konuşacağını, nelere saygı göstereceğini bilmek zorunda.

Birisi bunları ona öğretecek!

Benim her şeyi bildiğini öne süren küçük torun bunu bilmediğini bilmiyor; gittiği okul ona bunu öğretmeli!

Tıpkı şiir yazmasını, bir müzik aleti çalmasını, dans etmesini, doğayı korumasını, bahçede çiçek yetiştirmesini, hamur açmasını, yıldızların ve rüzgarların adlarını öğrettiği gibi.

Asıl eğitim o zaman başlıyor!

ABSTRACT

My six year old grand daughter who is supposed to start first grade soon is extremely reluctant to go to school. “Why should I go? I already know everything!” she says. She may be right, depending on how you define “everything”. She already knows a lot of things that used to be taught in schools. So what are traditional schools to do? What will they teach children? This is one of the most important educational questions of our times. Start with rhetoric, I say. Rhetoric supported by communication ethics!

Paylaş:

3 Yorum

  1. Atilla Özsever Atilla Özsever

    Sevgili hocam, gayet güzel bir yazı olmuş. Küçük bir ekleme yapayım: Alman filozof ve psikolog Erich Fromm da Hindistan, Çin gibi uzak Doğu ülkelerinde öğretmenlerin ikili bir görevinden söz eder.
    Birincisi; bilgi aktarmak, ikincisi ise; daha önemli olan insani ve ahlaki değerleri aktarmak.
    Okullarda, bu yöndeki aktarımların, davranış kalıplarının, deneyimlerin çok daha değerli ve önemli olduğunu düşünüyorum…

  2. Bülent püsküllü Bülent püsküllü

    Baba yazını okurken benim torun da tablette satranç oynuyordu….şöyle bir durum var: biz sokaklar da büyüdük,oyun oynadık maç yaptik ,kavga ettik.simdiki Çocuk lar insanlardan toplumdan öyle kopuklar ki….adamlar iletişim halkla ilişkiler okuyor ama kimseyle kendilerinden 5 yaş büyük insanlarla muhabbet bike edemiyorlar…..

  3. Atilla Özsever Atilla Özsever

    Sevgili Haluk hocam, senin başlığın beni çok eskilere götürdü. “Ben zaten her şeyi biliyorum” cümlesi bende şöyle bir çağrışım yaptı. “Ben” yerine “Biz” sözcüğünü koyunca şu cümleyi hatırlarım:
    “Biz zaten her şeyi biliyoruz”…
    Bu cümleyi 1972 yılında Ziverbey Köşkü denilen kontrgerilla karargahında duymuştum.
    Arkasından “Onun için anlat bakalım” cümlesi gelmişti. Orası 12 Mart darbesi döneminin bir işkence karargahıydı.
    Kuşkusuz senin anlatımının bu olayla bir ilgisi yok ama o cümlenin bendeki çağrışımı ne yazık ki böyleydi.
    Aslında dediğin gibi öğretmenlerin, öğrenmenin çok farklı anlamı ve nitelikleri bulunuyor. Sevgi ve dostlukla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.