İçeriğe geç

Superhomocommunicatus ve dijital çağ

-Ders notları 1-

İletişim teknolojisi tarihinin çok da karmaşık olmayan bir ilerleme çizgisi vardır. Daha en baştan nereye gitmek isteyeceği kestirilebilirdi. Hedef, olanaksız görünse de belliydi: tam Homo Communicatus! Super Homo Communicatus!

İnsan tehlikelerle dolu dünyada baştan beri bir “Homo Communicatus”, yani enformasyon işleyen ve paylaşan bir canlı olmak zorundaydı. Ancak Enformasyon Toplumu ve Dijital Çağ’da eskiden hayal bile edilemeyen şeyleri yaparak Super Homo Communicatus haline geldi.

Herkesin, herkesle, her yerden, her zaman, her duyuyu kullanarak karşılıklı iletişim kurabileceği bir düzen. Hayatını böyle tanımlayan ve kanıtlayan iletişimsel canlı varlık!

Bu hedefe giderken, günün birinde neler olabileceği; hayallerin, masalların ve kurgubilim öykülerinin konusuydu. Uzakları gösteren aynalar, gaipten sesleri duyuran kuyular, ikisini birden yapabilen kol saatleri. Uçuk hayaller!

Ancak bilgisayarlar sayesinde dijital evreye geçilince tüm bunlar beklenenden çok daha hızla gerçek oldu.

İHTİYAÇ İCADIN ANASIDIR

Dijital Çağı 2000’de yeni binyıl ile başlatabiliriz. Hedefe doğru koşu gittikçe hızlanıyor. Belli ki, “ihtiyaç” var, birileri oraya bir an önce ulaşılmasını istiyor.

Olağan şüphelilerden söz ediyoruz. Başat (dominant) iletişim sistemi ile egemen ekonomik ve siyasal düzen arasında organik bir bağlılık vardır. İkisi birbirini besler, büyütür, sürdürülebilir olmasını sağlarlar. Telgraf olmasaydı, üzerinde güneş batmayan İngiliz imparatorluğu olabilir miydi? Televizyon olmasaydı, Amerikan tarzı tüketim toplumu? Dijital bilgisayar ağları olmadan evlere dağıtıma dayanan dağıtım ekonomisi?

Son 50 yıldır dünyada ve son 40 yıldır Türkiye’de egemen olan sistemin adı “Neoliberal Kapitalizm”dir. Onu anlamadan bugünkü dijital temelli iletişim ortamını sebeb ve sonuç olarak anlamak mümkün değildir.

19. yüzyılın tılsımlı sözcüğü “ilerleme” idiyse, neo-liberal düzeninki “büyüme”dir. Gelin görün ki, en çok büyüyen de toplumun varlıklı kesimleriyle diğerleri arasındaki uçurum olmuştur. Büyüme hırsının en büyük kurbanları ise dar gelirli kitleler ile artık bakir ve sınırsız değil, talan edilmiş ve sınırları görünmüş olan doğa ve hatta gezegendir.

Geriye dönüp baktığımızda iletişim alanında son 500 yıl içindeki her teknolojik adımın homo sapiensi “tam iletişim” kapasiteli Super Homo Communicatus hedefine doğru yaklaştırdığını görebiliyoruz: İletmek kolaylaşıyor, ileti saklanabiliyor, mekan değiştirebiliyor, erişim alanı genişliyor, hızlanıyor, zamana yayılıyor; o kadar ki, ondan kopuk tek bir saniye olmasın. Daha derine nüfuz edebiliyor. O kadar derine ki, uykuda nefes alışlarını izleyebilsin..

Her an varlığının tüm boyutlarıyla iletişen ve iletişebilinen insan! Yeni çağın ideal insanı Super Homo Communicatus!

Bu duruma insanın en eski ve güzel rüyalarının nihayet gerçekleştiği bir ütopik evre olarak bakabileceğimiz gibi, insanın aklını ve ruhunu teknolojik yönlendirmelere teslim edip, özerkliğini yitirerek robotlaştığı ya da böcekleştiği bir distopik son olarak da bakabiliriz. Gelinen noktaya hayran olmamız normal. O kadar müthiş şeyler artık mümkün ki! Ancak uyarıldık da: Aldous Huxley, George Orwell, Neil Postman ve başkaları tarafından. Şimdi de Byung Chul Han gibiler madalyonun öbür yüzünü gösteriyor.

Tarihin bu kesitinde hala ütopya ile distopya aynı minderde güreşiyor. Öncelikle şunu hatırlamak lazım: Teknolojik kaçınılmazlıkla açıklanmaya çalışılsa da, insanlığın nereye evrileceği politik bir karar olacaktır.

Belki de son defa geleceğimizi seçeceğiz!

TEKNOLOJİ-İDEOLOJİ İLİŞKİSİ

Aslında yalnızca iletişim teknolojileri değil, tüm yeni teknolojiler hayatı değiştirir. Yalnızca kendi dar etkinlik alanında değil, hayatın bütününde değiştirir. Balta girmemiş ormanda kabileye giren ilk çelik baltanın yalnızca odun üretimini değil, kabile mensupları arasındaki güç ilişkilerini nasıl değiştirdiğini antropologlar anlatırlar. Marksizmin çekirdeğindeki “üretim güçleri” ile “üretim ilişkileri” arasındaki bağıntı fikri bunun genellenmiş hali olarak görülebilir. Birincisi değişirse, ki teknoloji onlar arasındadır, ikincisi de değişmek zorundadır.

Teknolojinin yaşamın hangi alanlarını nasıl etkileyeceği her zaman öngörülemez. Yeniliğin sonuçları çok derin ve kapsamlı olabilir. Bir başka bölümde ele alacağımız gibi, iletişim kuramcısı Marshall McLuhan matbaanın icadının; milliyetçiliğin, Reform’un ve endüstriyel seri üretimin nedeni olduğunu öne sürmüştür. Halk şairi Köroğlu “Delik demir icat olunca mertlik bozuldu” derken tüfeğin icadıyla tüm savaşın değiştiğini söylemiştir.

Bir başka deyişle, teknoloji kader değildir, “kullanım rehberi” zaman içinde, o özgül yerin ihtiyaçlarına göre gelişir, farklı yerlerde farklı kullanım rehberleri oluşabilir. Ancak, bir süre sonra bu kullanımlardan birisi başat (dominant) hale gelebilir. O kadar başat ki, farklı kullanımların düşünülmesi bile mümkün olmaz. Tıpkı hegemonik ideolojilerdeki gibi: “Bu böyledir, her zaman böyle olmuştur, hep böyle olacaktır, çünkü doğrusu budur, farklısını düşünmek ahmaklık, hatta ihanettir.” Toplumun büyük çoğunluğuna böyle denmektedir ve o da bunları tekrar etmektedir.

Ben televizyonun hegemonyasının dorukta olduğu dönemde bu durumu ifşa eden ve eleştiren bilimsel bir makale yazmıştım. (Ideology of television: theoretical framework and a case study, Media, Culture and Society, 1979:1) Türkiye’nin, teknolojik bağımlılık çerçevesinde, gecikerek ülkesine soktuğu televizyon teknolojisinin kullanım rehberinde onun asal olarak bir “eğlence aracı” olduğu yazılıydı. Amaç beğeninin en küçük ortak katına uygun su vererek en çok seyredilen programları üretmek, insanların hoşça vakit geçirmesini sağlamaktı. Yalnızca bu tanımın oluştuğu ABD’de değil, her yerde öyle olmalıydı. Ve öyle oluyordu. Televizyonun farklı olabileceğinin eskiden düşünüldüğü pek çok yerde bile benzer şeyler yaşanıyordu. Daha önce sözü edilmiş olan farklı kullanım rehberlerinden söz eden kalmamıştı. “Televizyon işte böyle bir şey” idi!

Aracın edinilmiş ideolojisi kader olmuştu.

Benzer bir durumun dev şirketlerin tekeli altındaki dijital sosyal medya alanı için de geçerli olduğunu söylemek mümkün. Facebook, Twitter, Instagram, Youtube ve ötekilerin kullanım rehberi kimin tarafından ve nasıl yazıldı? Yapılan itirazlar, yumuşak kamçı darbeleri ne kadar dikkate alındı? Dev şirketlerin kullanıcıyı sürekli olarak bağlı ve bağımlı tutma çabaları teknolojinin doğal sonucu muydu, yoksa korporatatif politikaların büyüme modellerinin gereği mi?

Bu sorular yeni yeni soruluyor. Belki de artık çok geç. Topal diyalektik yeterince güçlü karşı tezler oluşmasını engelledi. Belki de dijital iletişim teknolojilerinin empoze edilen kullanımı sürecek ve insanlık, yavaş yavaş ısınan suya konmuş ve hayatından memnun kurbağalar gibi distopyanın cehennem sıcaklığını haşlandıktan sonra farkedecek.

NEOLİBERAL KAPİTALİST DÜZEN

Başa dönecek olursak, başat (dominant) iletişim sistemi ile egemen ekonomik ve siyasal düzen arasında organik bir bağlılık vardır. İkisi birbirini besler, büyütür, sürdürülebilir olmasını sağlarlar. Yeniden soralım: Telgraf olmasaydı üzerinde güneş batmayan İngiliz imparatorluğu, televizyon olmasaydı Amerikan tarzı tüketim toplumu olabilir miydi?

Son 50 yıldır dünyada ve son 40 yıldır Türkiye’de egemen olan sistemin adı “Neoliberal Kapitalizm”dir. Onu anlamadan bugünkü dijital temelli iletişim ortamını anlamak mümkün değildir.

19. yüzyılın tılsımlı sözcüğü “ilerleme” idiyse, neo-liberal kapitalist düzeninki “büyüme”dir. Bu sayede en çok “büyüyen” de toplumun varlıklı kesimleriyle diğerleri arasındaki uçurum olmuştur. Büyüme hırsının en büyük kurbanları örgütsüz ve dar gelirli kitleler ile artık bakir ve sınırsız değil, talan edilmiş ve sınırları görünmüş olan doğadır. Hatta gezegendir.

Kapitalizmin büyümesi ve yayılması ile iletişim araçlarının ilerlemesi arasındaki ilişki açıktır. Telgraf olmadan İngiliz imparatorluğu olamazdı, sınırlarının genişliği anında haber gönderip komut almayı mümkün kılan telgrafı bir ihtiyaç haline getirmişti? Etkinlik alanının genişlemesi hızlı iletişimi zorunlu kılıyor. Sermayenin büyüme ya da birikme itkisini Adam Smith’den beri biliyoruz: büyümezse geriler ve ölür; ormanın kanunu böyledir. Hele günümüzün keskin rekabet ortamında, finans kapitalizmi günün 24 saatinde dünyanın her yerinde iş yapmak, başka hücrelerle bağlantı kurmak ister. Yoksa büyüyemez, borsada hisseleri düşer, akıl almaz aylıklarla çalışan şirket yönetimi işten kovulur…

Bütün bunları gerçekleştirebilmesi, vücuttaki kan dolaşımı sistemine benzer bir sürekli iletişim sistemini gerekli kılar. Tüm finans alanını kapsayan dijital ağlar bunun somutlaşmış halidir. Böyle olması rastlantısal değildir, sistemin olmazsa olmazıdır. Bu gözle bakıldığında, globalleşmiş dünyada neoliberal düzen için dijitalleşme zorunludur, tüm dijital becerilerle donatılmış Super Homo Communicatus’lar onun tuğlalarıdır.

Özetle, iletişim teknolojileri ile onu yaratan insanlar arasında karşılıklı bir etkileşme söz konusudur. Buna bir dans gözüyle bakabiliriz. Ancak bu dansta iki tarafın arasında büyük bir güç eşitsizliği olmaması gerekir. Böyle bir eşitsizlik ortaya çıkarsa, Rus atasözünün dediği gibi, dansın ne zaman sona ereceğine ayı karar verir.

Photo source: https://www.closerweekly.com/posts/superman-celebration-162726/

Paylaş:
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.