İçeriğe geç

İnsanlığı nasıl bir gelecek bekliyor?

(2020 yılının Temmuz sayısında Mendirek’te çıktı.)

Bu kadar büyük bir sorunun Mendirek gibi, “Ege’de bir nokta” olarak tarif edilebilecek minik bir adanın, mütevazı dergisinde sorulmuş olmasını garipseyebilirsiniz. Ancak şunu biliyoruz ki, “tek başına hiçbir insan bir ada olmadığı gibi” artık hiçbir ada tek başına bir ada değildir. Dünyanın ve insanlığın bir parçasıdır. Oralarda ne oluyorsa adayı da etkileyecektir.

Birkaç hafta önce Mendirek yayınları arasında çıkan Güzel Mavrella adlı romanım da bu sonuçtan yola çıkıyor ve adanın bir “miniEVren” ya da “mikro-kozmos” olarak tüm insanlığı temsil edebileceğini öne sürüyordu. Kitabın tanıtımlarında “İnsanlık bir adaya sığdı” diyordum. O bakımdan, bu büyük sorunun Mendirek gibi küçük bir derginin okurlarını da ilgilendirdiğini söyleyebiliriz.

Bu soru iki temel kavram üzerine kuruluyor: İnsanlık ve gelecek. Onca ayrım ve farklılık varken “insanlık” diye bir kollektiviteden söz edilmesine itiraz edenler olacaktır. Aynı şekilde, dinsel ya da başka nedenlerle insanlığın “ahir zamanda” olduğu ve geleceği kalmadığına inananlar da çıkacaktır. Ne var ki, bakıyorum koronavirüs krizinden beri bu soru eski deyişle “kahve köşelerinde bile” tartışılıyor. Tıpkı nükleer savaş tehlikesinin doruğa çıktığı Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi acil ve güncel bir soru.

Ben, Güzel Mavrella’da, temel değerlere dönülmesi koşuluyla insanlığın bir geleceği olabileceğini savundum. Bu temel değerlerin neler olduğunu Tufan Resi’in, Gaffur Baba’nin, Oya ve Ahmet hocaların ağzından dile getirmeye çalıştım: Tamahkarlığa son, bilime öncelik, doğaya saygı, toprağa sevgi,.. Tufan Reis doğaya yapılanlara o kadar öfkeli ki, “korona virüs haklı, ben ondan yanayım” diye feryad ediyor. Gaffur Baba romanın baş kişisi Erkan’a rasgele toprağı delerek define aramak yerine onu düzenli olarak kazmasını öğütlüyor. Oya ve Ahmet Hocalar ise, ona, en monoton görülen hayatların aslında bir savaş muhabirinin yaşadıklarından daha heyecanlı olabileceğini öğretiyorlar…

Ben romanı mayıs ayının ortalarında bitirdim. Aradan geçen zamanda salgın tüm dünyaya yayıldı, daha da ağırlaştı. Bırakın bu yazı, gelecek yazın toplantıları iptal ediliyor. İnsanlığın önemli bir bölümü derin maddi ve psikolojik sorunlarla boğuşuyor. Benim bu konudaki belki de dünyada ilk olan romanımı ütopik, fazla iyimser, bulanlar olacaktır. Eminim şu sırada dünyanın dört bir köşesinde bu konuda distopik romanlar da yazılmaktadır. Aslında öyle senaryolar benim de aklımdan geçiyor.

Ben koronavirüs ertesi dönemde insanlığın geleceği konusunda soru soranlara “kısa dönemde karamsar” olduğumu söylüyorum. Bunu daha çok demokratik idealler açısından dile getiriyorum. Büyük Fransız İhtilali’nden bu yana içselleştirmeye çalıştığımız görkemli insanlık ideallerinin (özgürlük, eşitlik, kardeşlik!) bir süre için askıya alınacağı bir çağa girdik gibime geliyor.. Orwell’in 1984’ünü anımsatan bir “gözetim çağı”!

Ama insanların yalnızca düşüncelerinin değil, bedensel işlevlerinin de sıkı bir gözetim ve denetim altına alındığı, bir Koreli düşünürün “biyomedikal gözetim çağı” dediği bir çağ!

Aklıma çok da uzak olmayan bir gelecekte bir ülkeden başka bir ülkeye geçerken bizden istenebilecekler geliyor: Pasaportu verdikten sonra, ilkin kanınızı alıyorlar, sonra küçük bir tuvalete sokup idrarınızı yaptırıyorlar. Orada elektronik ekranda tüm sonuçlar görünüyor. Yalnızca koronavirüsle ilgili olanlar değil, yediklerininiz, içtikleriniz, yattıklarınız ve yaşadıklarınızla ilgili her şey!

Eee, insanlık ve toplumsal sağlık adına olacak o kadar!

Beni kaygılandıran konu şu: Dijital teknoloji ile birlikte insanların birbiriyle iletişim yeteneğine paralel olarak, yönetici güçlerin onları denetleme yetisi de güçlendi. Bireysel irade sahibi olmakla övünenler bile, “yat” deyince yatan “kalk” deyince kalkan robotlara dönüştü. Özgür yaratış iddiasının yerini, iyi yurttaşlık adına, emre itaat ve biat aldı.

Bunun örneklerini martın başından beri biz de yaşadık yaşıyoruz. 65 yaş üstü rezaletini düşünün! Yarın öbür gün, artık bir refleks haline gelmiş olan itaat ve biat alışkanlığını birilerinin faşizan nedenlerle kullanmayacağımı kim garanti edebilir? Ben siyaseti ve siyasetçileri biraz tanıyan biri olarak tam tersini söyleyebilirim.

Ne yazık ki insanlığı, sırf hayatta kalmak için, onu “insan” yapan pek çok şeyden vazgeçeceği alacakaranlık bir dönem bekliyor…

Paylaş:
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.